Gündelik Sözcük ve Deyimler

Önyüz Dernek Töre Dilimiz Gündelik Sözcük ve Deyimler

Bu konu 6 yanıt ve 3 izleyen içeriyor ve en son  Caner Çetin tarafından 2 Ocak 2018 gününde 23:07 tarihinde güncellendi.

  • Yazar
    Yazılar
  • #2216

    Derbentcioğlu
    Yönetici
    • Katkılar : 34
    • Konular : 7
    • Cevaplar : 27

    Bu başlık altında günlük hayatta kullanılan sözcük ve deyimleri Türkçe olarak nasıl kullanabileceğimiz hakkında tartışıp alfabetik liste ile ilk mesaj altında listeleyip güncelleyeceğiz.

    Allah rahmet eylesin = Yaradan/Tanrı yarlıgasın.
    Allah’a hamd olsun = Yaradana/Tanrıya algış olsun.

    Dünyada bilgiden daha aziz ne var; bilgisiz olduğunun söylenmesi, insan için ağır bir hakarettir.
    (Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, IX, 260)

  • #2217

    Caner Çetin
    Yönetici
    • Katkılar : 274
    • Konular : 106
    • Cevaplar : 168

    Dileyen her bir işin başlangıcı için “ulu yaradanla” diyebilir.

    Dilimizde bedük (büyük) ile kiçiğ (küçük) karşıtlığı var iken, özlüğü maneviyatı imleyen uluğ-bağa ikilemidir. Her türlü bir şey diğerinden ekber (Ar.) olabilir iken, biz “ulu yaradan” der ve böylesi bir ayrım yaparız genelde. Kaşgarlı da Divan’ında benzer bir ayrımı anlatır. Şu an girdileri aklıma getiremiyorum ancak bir beyin (kişi) kargaması/lanetlemesi ile yaratıcının kargaması ayrı sözcükler ile anlatılıp iki olgu arasında ayrıma gidilir. Yine o dönemlerden bildiğimiz yalawaç ile yalafar ayrımı var.

    Onun dışında, besmele de bilgimce yanlış anlaşılan bir konu. “adıyla” değil, “adına” doğru çeviri olmalı. Yemek yeme, çalışmak da kişinin kendisi için yaptığı eylemlerdir. Bu durumda oysa, yine de, yukarıdaki olaya karşın, özde kalmak (özgün kalıplar deyimler kullanmak anlamında) her durumu kurtarıcıdır: Güzellik olsun diye yine de her işte “ulu yaradanla” denebilir.

  • #2349

    Caner Çetin
    Yönetici
    • Katkılar : 274
    • Konular : 106
    • Cevaplar : 168

    Kendi aramızda geçen bir konuşma üzerine.

    Birçok yerde ”ruhu şa(a)d, meka(a)nı cennet olsun” deyimi yerine ”tini şad, mekanı uçmağ olsun” gibi karşılıkların kullanıldığı gözlemleniyor. Herşeyden önce o sözcüğün aslı tın. Günümüzde kimi sözcüklerin iyice yerine oturup garipsenmemesine daha yol vardır. Bu yüzden uygun sözcüklerin kullanılması yol almak konusunda ve doğrultusunda çok önemlidir. Bu tın yerine örneğin öz kullanılabilir, bir öneri olarak. Bundan daha önemli olarak, iyi iş yapılmak istenirken, kuşkusuz o iş tam olmalıdır. Bu her şey için böyle geçerlidir. Arapça ruh sözcüğünü tin (tın) ile karşılayıp, yine Arapça cennet’i uçmağ ile karşılarken, Farsça şa(a)d, yine Arapça meka(a)n gibi sözcükleri kip (kalıp) içinde bırakmak işin gerçeği o ki çok tutarsız bir davranış ve görüntüdür. Bu bağlamda, madem ki böylesi bir girişime giriliyor, önemli olan düzgünlük, düzen ve tutarlıktır. Bu bağlamda bu deyimin bir olabiliri, şöyle görünebilir: Özü mutlulansın/kutlulansın, yeri de uçmak yeri olsun.

    Burada kullandığım uçmak yeri, Kaşgarlı’nın cennet (yeri) için söz ettiği doğru Türkçe karşılıktır. Uçmağ tekil olarak nereden gelmedir, bilmiyorum. Ancak geleneğe bakılırsa pek doğru olmadığı görülür. Ondan başka uçmak olması gerekir. İşin doğrusu, bir yerde ”uçmağ”a denk geldiğimi yarım yamalak esliyor gibiyim, ancak kesin doğru olduğu konusunda söyleyebileceğim söz, uçmak yeri’nin kesin olduğudur. Bu yola girilirse, yanlıştan korunmuş olunur. Onun dışında kaynaklarımızda mesut yerine Türkçe mutlu’ya tanık olmuşumdur birçok kez. Bu mut sözcüğü ilginç geliyor bana. Türkçe olduğu konusunda kendime anlatamadığım bir şey yok gibi; sanırım öyle. Bilindiği (ya da ne yazık belki de bilinmediği) gibi uluğ-bağa ile bedük-kiçiğ (büyük-küçük) karşıt ikilemleri vardır. Bunun ilki daha çok içel/manevi bir boyuta imlerken, ikinci ikili daha çok somut gibidir. Aynısı ay- ile sözle-/te- (de-, demek) için de geçerlidir, bu arada. İlki konuşmak, söylemek yanında buyurmak, ceza kesmek/hüküm vermek (Tonyukuk), hatta hükmetmek(?; bkz. Talat Tekin, Orhon Yazıtları, muhtemel okunan ayuk sözcüğü) gibi anlamlara iyeyken, ikincil olanlar için bu geçerli değildir. Sanırım bu gelenek sonra İslamiyet çağında Kaşgarlı’nın yaratıcının kargaması/kızması-lanetlemesi ile bir beğin kargamasının ayrı (bu örnekte ancak benzer) sözcükler/kavramlar ile anlatıldığını anlatmasında da görülebilir. Bu doğrultuda, kut, Tanrı vergisi/siyasi büyük güç, erk gibi kavramları imlerken, öyle bir sanım var ki, mut sözcüğü de, aynı uluğ-bedük/bağa-kiçiğ gibi onun karşıtı, ilkece ise değişik boyutta aynısıdır. İlki bildik yerde iken, ikincisi daha çok kişi temelinde bir olaydır; huzur, mutluluk, sevinç, iyi talih vs. Bu bağlamda, hal böyle görünürken, neden mutluluk yerine mut sözcüğünü kullanmayız, bunu kendime pek anlatamıyorum. Mutluluk yanlış değil; Mukaddimetü’l Edeb’te dahi bu tür ”uzatılmış” yapılara denk gelinir. Ancak yine de bunların bilinmesi gerekir. Dağarcık artar, kullanımlar güzelleşir, genişler.

    Bütün bunların dışında, ki bunu ben özellikle yeğlerim, özgün kipler türetmek, özünde en güzel olanıdır (bkz. yukarıdaki yorumum, ulu yaradan konusu). Aklıma bir şey gelmese de şu an, bu doğrultuda bir şeyler çıkar.

    Mehmet abinin bana söz ettiği olan kip üzerine ise yukarıda verdiğim doğrultuda bir şeyler geliyor aklıma. Özü (ya da başka sözcük) sonsuz mutlu, yeri (de) uçmak yeri olsun.

  • #2350

    Caner Çetin
    Yönetici
    • Katkılar : 274
    • Konular : 106
    • Cevaplar : 168

    Bugün bit konu üzerine düşünürken aklıma düştü.

    Bilge Kağan yazıtında Türgiş Kağan’dan için “ödüne kıskançlık girdi” der. Bu sözcüğün öz ile ilgisi var mı bilmiyorum, ancak günümüzde de ilginç biçimde “ödüm koptu”, ya da, “ödün verme” deriz. Sonuncusu bununla mı ilgili, bilemiyorum. Zaman anlamındaki öd ile ayrıca pek bağ kuramıyorum.

    Bizde nefsine yenik düşme gibi deyimler/anlatım var. Anladığım doğruysa, bu gibi yerlerde çok güzel biçimde hele ki Bilge Kağan yazıtında böylesi örnek söz bizlere bırakmışken “ödüne uyma” ya da “ödüne iye ol” gibi sözler kullanabiliriz.

    Biraz bakmam gerek bu sözcüğe.

  • #2359

    Uğur Tatlıer
    Yönetici
    • Katkılar : 28
    • Konular : 2
    • Cevaplar : 26

    Öd olmak ölmek demekti Levent ustanın kitabında böyle geçiyordu. Ölen kişi için zaman kavramı bitmiştir bir nevi, yani ölen zamanla bütünleşmiştir.
    Burası biraz daha düşünme konusu(felsefî) olsa da çoğu sözcük de bu ince düşüncenin ürünüdür.
    Ayrıca öd safra kesesi demekti. Buradan da bir anlam çıkarılabilir. Ödü patlayan kişi ölür, safra vücuda zehir gibi yayılır çünkü.
    Ödü kopmak yine aynı şekilde vücuda zarar getiren şeylerden birisi.
    Ödün, ödünç, ödül, ödlek, ödev, ödeme gibi sözlerden bazısı ile de anlam bağı bulunabilir.

  • #2360

    Caner Çetin
    Yönetici
    • Katkılar : 274
    • Konular : 106
    • Cevaplar : 168

    İlkinde öd zaman anlamıyla olsa gerek. “Zaman gibi bir mahiyete büründü, biçimsiz bedensiz ve sonsuz oldu.” gibisinden. Öyle anlıyorum. Usta’nın çalışmasında öyle dendiği yazıyordu, ancak nedeni de yazıyor muydu, esleyemiyorum. Bakmam gerek.

    Bilge Kağan’da ilgili yerde geçen öd ise çok doğru biçimde imlediğin gibi safra kesesi olabilir. Bu yoruma katılıyorum. Zira bağır (akciğer?) ile bağırlı (yürekli, bkz. Kaşgarlı) olmak (“ciğeri beş para etmez.”), öpke/öwke/öfke ile karaciğer(?) ve öfke duygusu. Bu tilgenler (organ) duygularla olgularla ilintilendirilmiş. O yüzden öd için de aynısı geçerli olmalı. Öpke ile bağır’ı karıştırmış olabilirim. Birisi kara iken diğeri ak idi.

    ‘Ödün vermek’teki öd(-) de bu olabilir. Ödemeye ödemek (ve ödün, ödünç vs.) dememiz de, bunun neden böyle dendiğini anlayabilmemiz de, sanırım ödün’deki (taviz) görebildiğimiz anlam nedeniyle. Yani bu anlam buna yardımcı konumda anlıyorum. Çünkü ilgili sözcükte bir “karşılık” verme (burada olumsuz anlamda “ödün”) durumu söz konusu. Dolayısıyla bir tür ilgili durumlarda verme işi öd(-) ile ilişkilendirilmiş olabilir. Bilge Kağan “ödüne kıskançlık” girdi diyor. Biz de toplum deyimlerince halen “ödün (taviz) verme” diyoruz. Ödün verince olumsuzluk söz konusu. Yani bu öd(ün) korunması gereken bir şey. Bilge Kağan ise “ödüne kıskançlık girdi” diyor. Yani söz ettiği kişi ödünü koruyamamış, ona kıskançlık, yani olumsuz bir şey bulaştırmıştır. Mantık oturmuyor değil.

    Onun dışında bir de, ki bu en yukarıdaki ile ilgili, öğün dediğimiz sözcük var. Ya da öğle. Kaşgarlı’da bu öyle diye geçer (öyle (öyle böyle) dediğimiz de ayla’dır). Öd (zaman) sözcüğünün ise sonraları öy olduğunu (kimi yerlerde) biliyoruz. Belki öğün, öğle de bu öd->öy dönüşümüyle ilgili olarak arada bir yerde öğ olmuştur. Zaten y-ğ nöbetleşmesi birçok yerde gözlemlenir.

    Dolayısıyla zaman anlamındaki öd dışında hepsi safra anlamındakiyle ilgili olabilirler. “Ödüm patladı” dememiz de, evet, safra anlamındaki öd ile ilgili. Mantık oturdu. Bravo.

    Ödül ise öğdül, öğ-dü-l, aslından geliyor olsa gerek. Ödül öğme işidir. Mantık bundan yana.

  • #2527

    Caner Çetin
    Yönetici
    • Katkılar : 274
    • Konular : 106
    • Cevaplar : 168

    Birçoğumuz işitmişizdir. Haç özünde bir hıristiyan değil, Türk belgisi imiş. Şimdi bunu hiç sanmasam da (gayet haklı nedenlerden.) şunu söylemek yeterli olacaktır. Herşeyden önce bu tür belgiler bir anlam taşırlar ve ilgili anlamı/iletiyi yansıtmak anlatmak için bir anlayışça türetilirler. Bildik haç belgisi hıristiyanlara göre İsa’nın çarmıha gerilmesini yansıtırken bu nasıl oluyor da bir Türk damgası oluyor, çözebilmiş değilim. Ancak, belgiler damgalar arasında benzerlik olabildiği için, hele ki sitiril denen tarzda, haliyle birşeyler bir birine benzeyebilir, andırabilir. Bu bağlamda doğru esliyorsam Kem’den bildiğimiz yazıtlarda çokça geçen ve bir boya ait olduğu söylenen böylesi andıran bir damga vardır.

    Bunu niçin mi diyorum? Günümüzde kullanılan bir ”tengri biz menen” deyimi var. Çok araştırmadım, ancak okuduğumca ki okuduğum kaynak gayet yeter görünüyor, bu deyim Almanlardan gelme imiş. Varsayalım bildik haç belgisi gerçekten de bir Türk damgası. Asırlardan beri haçın anlattığı ve hangi kimliğe ait olduğu, onun ”adına” yapılanlar da ortada iken çıkıp da hiçbirimiz haç takacak değilizdir. Aynı biçimde, her ne kadar bu tür mahiyetteki deyimler evrenel bir kip olarak görülebilse de, ilgili deyim kalıbıyla oluşuyla söylenen yerden geliyor ise, yani bize yaddan girmiş kısaca kökü bizim kökten değil ise ne denli evrenel olursa olsun o/bir gerçek yine de değişmeyecektir. Benzer bir olgu yahut hatta daha da ileri olmak kaydıyla tavır gamalı haç denen belgide görülebiliyor bu aralarda. Güya oz damgası denip bir Türk damgası imiş. Onun için kullanıyorlar imiş. Oysa neye atfen kullandıklarını çok iyi biliriz. Ayrıca Türk damgası olup olmadığı da belli olmadığı gibi, benzer hatta aynı damga, belgi, çizim, … Asya’nın dört bir köşesinde çıktığı gibi, Kızılderililer dediğimiz kuzey Amerika’nın yerli kişilerinde de bile vardır. Ne yazık ki birçok şeyi araştırmadan sünger gibi emdiğimiz için ardına arkasına aslına astarına bakmak aklımıza gelmez. Aynısı ”titre ve kendine dön” ve benzer birçok iş için de geçerlidir. Bilge Kağan böyle bir söz söylemiyor yazıtında. Sözün kısası, ister kaynak konusu kesin olsun ister olmasın, evrenel olsun olmasın, haç misali, bu işte bir iş vardır. Konunun özündeki ise evrenel algılandığı için burada esasında ”birşeyin varlığı için geleneğe bakmalı” ilkesini belki de pek anmaya gerek yok. Ancak bu ilke burada da işletilebilir. Yukarıda anlayış meselesi demiştik. Bunca tarih, bunca külliyat dururken esasında bakılacak yer çok bellidir. Bilge Kağan’ın inisi ve kolbaşı Köl Tiğin için yazdırdığı yazıtta da çokça geçtiği gibi Tonyukuk’un şu muhteşem sözüne bakmak yeter hatta artar olacaktır:

    teŋri yarlıkazu bu törük bodun ara yaraklıg yagıg yeltürmedim tügünlüg atıg yügürtmedim. (yazım)

    Oku: teŋri yarlıkazu bu törük bodun ara yaraklığ yağığ yeltürmedim tüğünlüğ atığ yüğürtmedim.

    Tanrı (bu ahvali) korusun (tanrı esirgesin)! Türk halkı arasında silahlı yağıyı akın ettirmedim, düğümlü* atı koşturmadım.

    İhsan, esirgeme, önemli dilek, … için işte bu tür kalıp kullanılmıştır. Aynı biçimde Bilge Kağan da sıkça bunu söyler. İlgili sözcüğü çok sonraları Yunus Emre’de bile görürüz. Ayrıca, görüldüğü gibi doğrusu tengri değil, teŋri’dir. Bu geniz n sesini örneğin Kayseri toprağımızda halen işitebiliriz.

    Sonuç olarak kimliği kimlik yapan kim olduğumuzu bilmektir. Bu bilgi demektir, gelenek demektir. Bir şeylere daha da çok dikakt göstermemiz gerekiyor.

    Ek: Geçen ustam Mehmet Levent Kaya’nın bir kişinin kendisine ”Tanrı sizi korusun!” dileğine karışılık ”alas!” demiş olduğuna tanık oldum. Uzundur bu alaş konusunu biliriz. Demek ki bir aslı astarı var imiş. Dediğine göre, bu da alas. Karşılığı da örneğin dileyen için bu olabilir.

    *Savaşa çıkarken atların kuyrukları bağlanır, düğüm yapılır.

Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.